Cemal İncesoyluer

İĞNEYİ KENDİMİZE BATIRMAK…

 

Dipten dibe, alttan alta harlanan kavga ortamı, aslında bastırılmamış duyguların, savrulan itibarın ve mesleki kaygıların ürünü.

Nefis ya da egomuzu öyle bir besliyor ve kutsuyoruz ki, put için bu bizlere yeterde artar. Üstelik, İslam geleneğinden gelmemize rağmen, kimi zaman nefsimize/egomuza yenildiğimiz olur. Sosyal mecrada bir söz paylaşmıştım. Prof. Dr. Mustafa Öztürk diyor ki: “Dünyevileştikçe, ölümden daha korkar insan.”Oysa, ölümle rabıtamız hiç ölmeyecekmişiz mesabesindedir.

İslam kültür ve külliyatında nefisle ilgili bir dolu söz ve uyarı vardır. Mesela:

Nefsini tamahkarlığından koruyan kimseler, saadete ererler.” (Kur’an-ı Kerim) ”En mukaddes savaş, insanın nefsine galip gelmesidir.” (Hz. Muhammed)”Her gün nefsine karşı saldırılarını sürdürmelisin.” (Blasie Pascal) ”Nefis, üç köşeli bir dikendir; ne türlü koysan batar.” (Hz. Mevlâna)”Nefsini sabır etmeye alıştırabildiysen, ona zaferlerini müjdele.” (Hz. Ali)

Bütün bunlara rağmen, nefis/egomuzla başımız derttedir. Koyun koyunayız ve asla O’na toz kondurmak istemeyiz. Dünya hayatımız, bu hayatla ilgili referans ve tecrübelerimize rağmen, yine de olaylara bakış zaviyemiz hep nefis merkezli olur. Hatayı öteki ya da karşımızdaki yapmıştır. Tıpkı, ölümü kendimize yakıştıramadığımız gibi, hata ve kusuru da kendimize yakıştıramayız. Bu algı ve retorik, bizi en sonunda “hatadan münezzeh” noktasına kadar götürür.

Esas olanın, “İğneyi kendimize, çuvaldızını karşımızdakine batırmak” gerçeği varken, böylesine bir özeleştiri erdeminden yoksun yaşarız.  Kur’anıı Kerimle ilgili bir çok farklı düşüncemiz olmasına rağmen, tasavvuf müktesebatında “Hiçlik” denilen bir uç nokta bulunur. Ete kemiğe bürünmüştürük ama, yine de ulaşılmak istenilen menzil “Yokluk ve Hiçlik” gibi bir hedef vardır.

Şu olsan ne olur, bu olsan ne olur? En nihayetinde, varacağımız son durak bellidir, oda kabirdir. Üstelik, ölümle başlayan yolculuk yeni bir hayatın da miladı olacaktır. Yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Ahiret yurdunda, amellerimizin bütün ayrıntıları önümüze serilecek. Dünyada ki kusur ve hatalarımız bir bir yüzümüze çarpılacak.

Böyle bir gerçeğe inanmayabilirsiniz. İnanmasanız da, ölüm hayatımızın merkezinde olan tek gerçektir. Ölümün varlığına yüzlerce kez şahitlik edipte, öldükten sonra bir boşluk, bir belirsizlik, bir hesapsızlık mümkün mü? Kimi pozitifler bunu öyle algılıyor. Doğru, ölümden sonra neler olacağı, Kur’anı Kerimin verdiği özet bilgiler dışında somut bir veri yok elimizde. Gidenler gelmiyor ki, neler olup bittiğini öğrenelim. Ancak, hayata geldiğimizde evre evre bir dolu hedefler, yarışlar, mücadeleler varken, öldükten sonra bunun bir sağlamasının olmayışı ve tesadüf kavramıyla izah edilmesi, en azından insanoğluna verilmiş akla karşı saygısızlıktır.

Her şeyi gözlemliyoruz. Evrende neler olup bittiğine dair büyük bir merak içindeyiz. Çalışmanın, okumanın, önümüze koyduğumuz hedeflerin sonuç bölümünde bir başarı söz konusu. Bunu ödül olarak değerlendirmek gerek. Dostoyevskinin Suç ve Cezası, insanlığa sorduğu can alıcı sorularla güncelliğini hiç yitirmeyen en büyük bir eserdir. Suç ve Ceza, İyilik ve Ödül kavramları birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan kavramlardır.

Ölümü, ötekiye yakıştırmak, hata ve kusuru karşındakinde aramak alışkanlığı, nefsi temize çıkarmaktan başka bir şey değildir. O sebeple, öteki ve karşıdakini yargılarken, adil olma adına ve adaletle hükmetmek için, kendi önündeki heybene bakmakta yarar var.

Etiketler

İlgili Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sıradaki Haber

Kapalı